“Bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş Bir bakarsın volkan olmuş, yanmışsın arkadaş…” Sezin Dilipak benim arkadaşımdır. Siz onu ve diğer Tıp’çı arkadaşlarını, 1997’de başlattıkları “Beyaz Yürüyüş”ten tanıyorsunuz. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencileriydi onlar… 28 Şubat’ın en fırtınalı günlerinde filizkıran fırtınasına tutulmuş kızlardan sadece birisiydi Sezin.. Gözaltılar, mahkemeler, barikatlar, tanklarla panzerlerle çevrilmiş okullar, liselere gönderilen keskin nişancılar, okulların penceresinden atlayarak kordonu yarmaya çalışan kız öğrenciler, derslere girmek için okula geldi diye bileklerinden kelepçelenen orta okullular… Joplar havada uçuşurken kimin sırtında patlayacağını bilemeden bir karakoldan diğerine koştuğumuz halde yetişemediğimiz o günler, avukat olduğumuz halde çocuklarla beraber gözaltına alınışlarımız… Tentürdiyot kokusu, acil servis, açılmış kaşlar, dağılmış çeneler, kırık kollar… Niye? Hiç… Okula ve derse girmek istiyorum. Giremezsin örtülüsün. Girerim, burası benim okulum ve benim ülkem… Okul-Ülke-Okul-Ülke-Okul-Ülke… Sezincim işte 28 Şubat’ın o hâki renkli günlerinde, ülkemizi de okullarımızı da bize dar etmişler, hayatı burnumuzdan fitil fitil getirmişlerdi değil mi? Ama sizler, Tıp Fakülteli öğrenciler, muhteşem bir direnişi başlatmıştınız. Tüm Türkiye’yi şehir şehir gezip, yaşadığınız haksızlıkları halkımıza anlatmak ve onların desteği, duasıyla yurdu baştan başa uyandırmaktı yaptığınız. Büyük ve uzun ve beyaz bir yürüyüş… İstanbul’dan başlayıp tüm yurdu sarmıştı… “El Ele Günü” ne muhteşemdi. Bir öğrenci hareketiyken, halk hareketine, toplumsal bilince dönüşmesiydi bu hukuk arayışımızın. “Ne istiyoruz?”/ “Hürriyet!”/ “Ne Zaman?”/ “Hemen Şimdi!”… Kalabalığın gürül gürül söylediği bir paralo gibiydi değil mi Sezin? Hepimiz el ele tutuşmuştuk… Hukuksuzlukla mücadelede el ele, gönül gönüle verip direneceğimizin anlamını taşıyordu bu… Direndik değil mi Sezin? Sonra tank paletleri üzerimizden geçti… İnsanlar işlerinden atıldı, insanlar okullarından kovuldu. Büyük bir göç başladı ardından. Sırt çantasına alelacele bir şeyler koyup tren, gemi, uçak ne bulursa binip gitmeye başladı kuşlar, nizami veya kaçak kaçışlar… O Eylül ayını hiç unutmuyorum. Ben 1997’den sonra Eylül aylarında göğe hiç bakmıyorum biliyor musun Sezincim? Belki bir leylek görürüm, belki bir allı turna da göçmen arkadaşlarımın sızısı saplanır içime diye… Eylül ayında göğe bakmam ben hâlâ… Gidiyordunuz işte… Sığamamıştınız şu cennet vatana. Sığmamıştık hiç birimiz… Sen, yanılmıyorsam son sınıftaydın, bir iki stajın kalmıştı intern hekim olacaktın. Almıyorlardı okullarımıza işte. Bir gün omuzlarınızdan tutarak sizi elebaşılar olduğunuz gerekçesiyle Emniyet’e çektiler. İçeride Baba Dilipak, Ekrem Kızıltaş, Ahmet Taşgetiren gibi yazarlar da vardı. Bu sorgu gecesi senin için yeni bir tanışma döneminin başlangıcıydı. Çünkü “suç ortağın”, “çete arkadaşın” Abdurrahman Dilipak’ın oğlu Osman da aynı geminin tayfalarındandı… İki tayfa evlendiniz… Ne oldu yani? Sırt çantaları birken, iki oldu. Yasakların olmadığı yerleri aradınız. Azerbaycan, Viyana, en son Dubai… …………… Sezin gibi pek çok öğrenci, 28 Şubat sürecinde başörtülü olduğu gerekçesiyle üniversiteden atıldı, iş bulamadık, iş sahibi olanlarınsa işine son verildi, ama hayatı bir şekilde devam ettirmek için yılmadan usanmadan koşuyoruz işte. Aslında mimar olduğu halde terzilik yapan, iktisat tarihinden doktora verdiği halde çocuk bakıcısı olan, ilahiyatçı ama servis şoförlüğü yapan, diş hekimi ama çiftçilikle geçimini sağlayan, yargıçken pazarlarda tezgah açmak zorunda kalan arkadaşlarım var benim… Sezin Dilipak bunlardan sadece birisi… Ayşe Arman adlı gazeteci, “devrimci değil aşçı” olarak tarif ettiği Sezin’in Tıp Fakültesini niçin son sınıfta bıraktığını neden sormuyor acaba? Yani her şey çarşafa girip diskotek diskotek gezmeye benzemiyor. Bir kere de aynı çarşafla tıp fakültesine falan girmeyi denese mesela? Yok. Ayşe Hanım’ın bilmediği bir şey daha var; devrimcilikle aşçılığın aslında birbirine zıt değil, birbirini destekleyen şeyler olduğuyla ilgili… Fırıncıların bedava ekmek dağıtarak devrimcileri desteklediği 1876 Fransa’sından beri gündemdedir bu iş misal. O kadar kasmaya gerek yok, modern kadın yemek yapmayı bilmez, parya kısmının işidir şu aşçılık falan gibilerinden kolaycılığaysa hiç!.. Zenci hareketinin başlatıcılarından dünya çapında direnişçi Rahmetlik Rosa Parks, vefat etmeden evvel harika bir milk-shake tarifi göndermişti bizim yazışma grubumuza mesela. Sonra Gazze’deki öğretmen Aliye Cafer Hanım, son kuşatmada evinin altında kalarak ölmeden evvel yollayabildiği mailinde şöyle diyordu: “Dostum Sibel, kuşatma bitsin ilk işim bir fırın açmak olacak, çocuklar üç günden beri aç, ekmek kokusu geliyor burnumuza, evet kesin bir fırın açmam gerekli, çocukları oyalamak için bu fırın hayalini konuşuyoruz. Sana ve arkadaşlarına burada lazım olan battaniye, pil, sargı bezi ve pamuk gibi ihtiyaçlarımızı listeliyorum. İşgalden sonra birlikte ekmek pişirmek dileğiyle…” Hayata bağlılığın ve direncin türlü yolları var. Ama hiç biri kolay değildir, yani çaba ister hem hayat hem direniş… Ahmet Hakan ve Ayşe Arman’ın defaatle şahsım üzerinden “demode” bulduklarını dile getirdikleri şey de böyle… Onların geçiştirdikleri kadar kolay değildir işler oysa. Yani bahsettikleri şey “hayat”tır… Ve biz o hayata çok önem veriyoruz, hayatın binbir keder ve zorluk içinde de olsa onurlu bir duruş gerektirdiğini, bunun bedel istediğini, bu bedel için cesur olmak gerektiğini de biliyoruz… Bu, elbette emek ister, alınteri ister, çalışkanlık bekler… Beden veya zeka gibi sergilenmesi kolay işlerden değildir ne devrimcilik ne de aşçılık… Ciddi emek ister, sabır ister, bedel ister, yürek ister, alınteriyle beslenir… “Arkadaş” şiirini ne güzel yazmış Şanar Yurdatapan değil mi Sezincim? “Ortak olmak her sevince, her derde, kedere Ve yürümek ömür boyu, beraberce, el ele Olmasın hiç o tâ içten gülen gözlerde yaş Bir gün gelip, ayrılsak bile seninle arkadaş”…
Gönüllerin oruç oruç yıkandığı şehr-i Ramazan'ın avdeti vesilesiyle eyvah denir mi? Tabii ki denmez aslında. Lakin Türk medyasının müzmin bazı tavırlarını hatırlayınca her Ramazan eyvah demek zorunda kalıyor insan. Ramazan'ın gelişi irtica haberlerinden bellidir.
Bir yandan ürkünç (!) haberler yapılırken diğer yandan da gazeteler Ramazan promosyonuna başlar. Sözü uzatmaya ne hacet; 5 Eylül'de yayınlanan Milliyet'i arşivleyin; hatta çerçeveleyip Ramazan hatırası diye işyerlerinize asın. Gazetenin manşeti "Yolda Zorunlu Namaz Molası". Sürmanşette Surelerin Tefsiri adlı bir kitap ve 9 kupona verilecek eserle ilgili tanıtıcı şu cümle: Namazda okunan surelerin tefsiri. İronik ve kronik bir vak'a ile karşı karşıyayız. "Namaz molası" haberini okuyunca kadim irtica haberleri ile bunun arasında bir farkı görmedim dersem yalan olur. Haber "bir yolcu"ya dayanarak verilmiş. Eskiden bu tip haberler "üst düzey bir yetkili"ye dayandırılarak nakledilirdi. Her neyse...
Samimiyetimle söylüyorum; bizim medya, bu tip haberleri tamamen art niyetle yapmıyor. İki sıkıntı göze çarpıyor: Dinî bilginin eksik olması ve toplumdan kopuk yaşanması. Türkiye'de onlarca yıldır yapılan bir uygulama var; hemen her dinlenme tesisi küçük bir mescit yapmış zaten. Nerede mola verirseniz verin, dileyen gidip o küçücük mekânlarda namazını kılabiliyor. Alışveriş merkezlerinde de, "kebapçılar"da da benzer bir uygulama var. Bu durum ne namaz kılanı şımartıyor, ne kılmayanı mahcup duruma düşürüyor. İnsanlar sessizce çekilip bir kenarda namazını eda ediyor. Bunu toplum onlarca yıldır çözmüş; siz "bir yolcu"nun ihbarıyla müthiş bir haber (!) havasına girince insanlar rahatsız oluyor. Tepkiler yükselip "namaz düşmanlığı" gibi ağır ifadeler kullanılınca da "hayır, biz namaz düşmanı değiliz" deniyor. Doğru. Namaz düşmanı demek ağır kaçıyor; ancak ısrarla namaz aleyhtarı gibi gözükünce algı bu noktaya doğru kayıyor. Keşke böyle bir görüntü hiç verilmese.
Ramazan'ı sabote eden haber örnekleri
Bana "Eyvah" dedirten Ramazan korkusuna dönüyorum. Niçin? Üzülerek söylemek zorundayım ki Ramazan'da bazı fermanların muhabirlere ulaştığı hissine kapılıyorum. Basit bir kuruntudan ya da iflah olmaz bir takıntıdan dolayı kapılmıyorum bu hislere. Somut hadiseler var kuşkumu destekleyecek. Maalesef bazı yazı işlerinde Ramazan'da şu tür cümleler havada uçuşuyor; en azından öyle bir hava seziliyor:
1) Oruç tutmadıkları için dayak yiyenlerin derhal tespiti; şayet böyle bir vak'a bulunamazsa herhangi bir kavga görüntülerine Ramazan'a mahsus bazı kadrajların yapılması. Örnek mi? Çok; ama en yenisini, en unutulmazını hatırlatayım. "Liseli gençler, Ramazan'da içki içen kişiyi öldürdü" diye bir haber yayınlandı geçen sene. Olay araştırılınca anlaşıldı ki okul dönüşünde bir grup, bir gencin önünü keserek haraç ister ve kavga çıkar. Ne yazık ki bir gencin hayatını kaybettiği hadiseyi bazı gazeteler oruçla, Ramazan'la irtibatlandırmışlardı...
2) Ramazan'da alkol aldıkları için dayak yiyenlerin tespiti; bulunamazsa, İstiklal Caddesi veya Sakarya Caddesi gibi bir yerde pusuya yatılıp, kavga eden sarhoşların fotoğrafının çekilmesi. "Haydi canım sen de! Olur mu öyle şey!" demeyin sakın. Geçen sene gazetelerde boy boy fotoğrafı basılan iki gencin yerdeki hallerini hatırlayın lütfen. "Sahurda İçki Dayağı" deniyordu haberlerde. Ankara'nın göbeğinde (Çankaya'da) ellerindeki bira şişeleriyle yürüyen gençlerin bir grup tarafından darp edildiği söyleniyordu. Polisin yardımıyla kendilerini kurtaran gençler, ambulansı kabul etmeyip taksiyle olay yerinden uzaklaşmıştı. Anlatılanlar buydu. Gerçekler bambaşka. Sopa yiyen gençlerle, onları dövenler aynı barda eğlenen bir grup çıkmıştı. Haberde tek doğru, kavganın çıkmış olmasıydı; gerisi Ramazan ayına özgü palavralar...
3) Ramazan davulundan rahatsız olan vatandaşlarımızın bulunması; hatta davul yetmez, ezandan duyulan rahatsızlığın gündeme getirilmesi. Bu tür haberlerin ironik ve kronik bir çerçevesi de belirgin hale geldi son yıllarda. Davul haberlerinde belediyeler "AKP ve CHP belediyeleri" diye ikiye ayrılıyor ve o cepheden müthiş (!) haberler yapılıyor. Geçen sene bir gazetemiz İstanbul'un ilçelerini "davul çalınanlar ve çalınmayanlar" diye ikiye bölmüş ve buradan çok ilginç çıkarımlar yapmanın yollarını öğretmişti (!) herkese.
4) Öğle vakti üniversite kantininde yemek yiyenlerin saldırıya maruz kalması. Bu da klasik bir Ramazan haberciliğidir. Özellikle "ülkücü gençler"in kantin baskını yaptığı söylenir. "Öğrenciler iftar vakti sınav istemiyor" türünden haberler de etkili olabilir. Gerçi bu sene sınav dönemi Ramazan'a denk gelmedi; ama yine de buradan bazı bilgiler derlenebilir. "Biraz mübalağa yapıyorsun galiba" diyenlere "Oruç tutmayan genci köprüden attılar" haberini hatırlatmak isterim. Gaziosmanpaşa Üniversitesi'nde yaşandığı söylenen olayın "ülkücü gençler"e fatura edildiğini ve haberlere aynen şöyle başlandığını hatırlatırım: "Her yıl Ramazan ayında özellikle Anadolu'daki üniversitelerde yaşanan 'oruç gerginliği' yine başladı."
5) Bütün futbol takımlarının oruç kontrolüne tabi tutulması. Futbol bu ya; kah kazanırsın, kah kaybedersin. Yükseliş dönemi de olur, düşüş zamanı da. Bizim medya her sene Ramazan'da takımları "mercek altına" alır. Kim düşüşe geçerse "oruç tutuyor(lar) da o yüzden performans düşüyor" diye taarruzda bulunuyor. Bu tür lafların çoğu hikâyedir. Ahmed Hassan kedi gibi bir futbolcuydu ve maç günleri bile oruç tutardı. Hocaları da ona saygı duyardı. Musevi bir futbolcu için dinî bayrama saygı gösterilip maç takvimi değiştirilir; ama nedense oruçlu futbolcu tartışması bu ülkede hiç bitmez. Bu sene de Ramazan'da puan kaybeden yandı demektir.
Medya keşke halkın içine inebilse
6) Oruç nedeniyle kapalı tutulan lokantaların belirlenmesi. Ben kendimi bildim bileli bazı restoranlar; hatta bazı meyhaneler vitrinlerine "Ramazan münasebetiyle kapalıyız" levhası asar. Dine hürmeten yapılan bir jesttir bu. Zoraki bir durum olmadığı gibi, tadilat, tamirat için de yılda bir yakalanan bir fırsattır kimi zaman. Kutsala saygı duygusundan, "oruç tutmak zorunda mıyız" ya da "oruçlu insanların oruçsuzlara baskısı mı var" gibi manalar çıkarmak yanlış; ama yine de bu tür yakıştırmalar yapılır ülkemizde.
7) Oruç üzerine absürt beyanda bulunacak ve kıyısından köşesinden de olsa "Hoca" denebilecek insanların bulunması. Bu da ilginç bir metottur. Bazı kişiler bulunur, "denize girmek orucu bozar mı" nevinden soru(lar) yüz bilmem kaçıncı defa tevcih edilir. Son yıllarda bu iş biraz da erotik bir havaya büründürüldü. Abesle iştigal buna deniyor galiba. Basın mukaddes kavramların arasına bu tür mevzular sıkıştırmaktan acayip bir zevk alıyor; ancak halk nezdinde düştüğü durumu fark edemiyor...
8) Özellikle belediyelerin ve vakıfların yürüttüğü Ramazan çadırlarının incelenmesi. Oruç bir yönüyle açlık, yoksulluk duygusunun gün içinde paylaşılması anlamına geldiği gibi; diğer yönüyle de nimete erişmenin iftarla bütünleşmesini resmediyor. Sınıf farklarının ortadan kalktığı, insani paylaşımın gönülden yaşandığı iftar programlarına belediyeler ve vakıflar da katıldı. Çadırlar kuruluyor, iftarlara herkes davet ediliyor. Hayatı boyunca bu duyguyu paylaşmayan bir insanın köşesinden yaptığı itiraza bakar mısınız: "Fak fuk fon tufeylilerine para dağıttıkça halk sol partilere oy vermez". Sanki sol belediyeler hayırhahlık yarışında bulunup vatandaşla iftar sofrasında buluştu da halk gelmedi...
9) Abdullah Gül'ün Köşk'e çıkmasını değerlendirerek, bazı polemiklere kapı aralanması. Bu seneye mahsus olabilecek bir haber çerçevesi ile karşı karşıyayız: Sayın Sezer, Ramazan'da adeta kast-ı mahsusa ile su içmişti; en azından böyle algılanmıştı ve bu durum bazı medya kuruluşlarınca da destek görmüştü. Geçtiğimiz cuma günü verilen resepsiyona 400 küsur insan katıldı; sadece bir tane örtülü bayan vardı. Bunu bile birinci sayfadan görüp bir sürü aforizmaya kapı aralayanlar; herhangi bir oruç faslına da yeni bir sayfa açacaktır...
Sözün özü şudur aslında: Bu ülkenin insanı nasıl kendi kültürel değerleriyle barışık yaşıyorsa, bu ülkenin medyası da aynı uyumu göstermek zorundadır. Oruç tutan da olacak tutmayan da. Namaz kılan da olacak kılmayan da. Hacca giden de olacak gitmeyen de. Ve hiç kimse diğerine saygısızlık etmeyecek. Herkesin kendi tercihi önemlidir! Toplum bunu anlamış, benimsemiş, özümsemiş durumda; ancak medyanın bu konuda mesafe alması gerekiyor. İşin doğrusu, eskisi kadar halktan kopuk değil medya; ancak mesafe hâlâ çok uzak, bu nedenle kendi insanını anlayamıyor; böyle olunca de derdini tam anlatamıyor. Keşke biraz da içeriden bakma cesaretini o devrimci ruhunda duyabilse... EKREM DUMANLI
Haftanın ilk iş günü, “bu da ne böyle” diyenlere peşin peşin söyleyeyim...
Bugün hiç iç açıcı bir yazı beklemeyin...
Bugün böyle...
Bugün niye böyle?
Tahammül etme sınırlarım, insanlık tarlasında mayına bastı diye...
Basmasamıydım!
Yok, artık öyle...
Birazda basana değil, bastırana bakmak gerek ise!
---------------------------
Bugün sözüm kime?
Bugün sözüm; eşitlik, hak, adalet gibi kavramları sadece kendi düşüncesinde olanlara layık gören sözde laiklere, Ergenekonculara ve yasakçılara değil...
Benim bugün sözüm aramızda ki insanlık fakirlerine...
Hakkı hak için ayakta tutmak bunların neyine...
Ben, hangi inanca, ırka sahip olursa olsun adalet ve hak kavramları söz konusu olduğunda, “mazluma dini sorulmaz” derim...
Siz ve biz diye ayrılığa düştüklerim ise, buna inanmayan vicdan fakirleridir...
İşin daha vahimi ise, “bende senin gibi düşünüyorum, önce güzel ahlak, insanlık, adalet” deyipte, kişiliğini yitirmiş “muhafazakar”, pardon düzeltiyorum “sözde muhafakar” olan tiplerin gün geçtikçe daha kötü bir hale bürünmelerinde...
Bu tipler var ya bu tipler...
İnsani değerleri ilke edindiğini söyleyerek yola çıkar, bu değerlere sahip olmayanlar ile birlikte kaşık sallar...
Örnek çookk...
İş yeri açar, işçisi açken, gider “sırf yalakalık olsun diye” sözde laik kesimden bir “CEO” kapar...
Radyo, televizyon açar, “sırf göze girsin diye” yalancı medyadan transfer yapar...
Makam mevki sahibi olur, “sırf şirin gözüksün diye” usulsüz reklam yayınlarından dolayı alınan cezaları af eder...
Ama kendi haksızlığa uğradığında, acımasızca sırt çevirdikleri insalara sığınır...
Kendisine sahip çıkan bu insanlar ile zor günleri dışında ise fazla muhatap olmaz...
Ama o muhatap olmadığı insanlar, çıkarları için değil, “mazluma dini sorulmaz” ilkesi gereği,
Her türlü haksızlığı görmezden gelir...
İşsiz kalır, iş yeri kapatılır...
Yetmez sınırları zorlanır...
Bırak mert geçinenleri, namertle muhatap kalır...
Dayanamaz, kızar, bağırır...
AMA…
Düşmüş bir hataya, büyüklük bizde kalsın…
Biz yine kötü gününde yanında kalalım…
Bu çirkin davranışların kinine düşmek yerine ona örnek olalım...
Zalimlerden daha da zalim değiller ya…
Der de der...
Bir, iki, üç...
Olmuyor işte...
Bu adamlara iyilik gömleği dar geliyor...
İnsanlar açken...
Yiyorlar, içiyorlar, en iyi evlerde oturup, en iyi arabaya biniyorlar…
Birde üstüne fiyaka satıyorlar...
İnsanlar işsizken...
Koltukları işgal ediyorlar, dürüslükten gem vuruyorlar, verdikleri sözleri tutmuyorlar...
Birde üstüne, hak etmeyen insanlara yaranmaya çalışıyorlar...
Düzelir düzelir...
Sabır, sabır, sabır...
Ama sabrında bir sınırı vardır...
Söylüyorum işte...
Hem de, üstüne basa basa...
Siz kişiliksizleştiniz, yüzsüzleştiniz, yalakalaştınız, bazı şeyleri kaldıramadınız…
Kompleksli tipler olup çıktınız...
Siz, aslında sınırı zorlamaktan tek tek mayınları patlattırmaya başladınız...
Yoksa siz hep böyleydiniz de, biz mi çok saf davrandık...
Benden buraya kadar...
Yasaklar devam ediyor, insanlar sırf inançlarından dolayı haksızlığa uğruyor, hak haklıdan alınıp haksızlara veriliyor...
Bunları yapanları kınamak bir yana, ne yaparsa yapsın baş tacı ediliyor...
Siz, bizim bildiğimiz siz değilsiniz galiba…
---------------
Siz, siz olmadığınız...
Siz, söylediklerinizde samimi davranmadığınız...
Siz, hakkı ayakta tutuyorum deyip, tutmadığınız…
Ve sizin, diğer merhametsizlerden bir farkınız kalmadığı sürece...
Hakkımı size helal etmiyorum...
Ama siz, böyle şeylerden anlamassınız dimi?
“Siz yapın yapın yalakalık, sonunda koltuksuz kalın”desem belki umursarsınız!
Ama demiyorum…
Siz anlamasanızda, ben bundan böyle size, “Hakkımı Helal Etmiyorum”...
Feride: Ayağını kaldır paşam! Paşa: Korkuyorum feride. Feride: Kaldır kaldır şimdiye kadar korktuğunuz ÖRTÜLÜ mayınlar istediğiniz gibi patlamadı şimdiden sonra ÖDÜNÜZÜN patlaması hiçbir şeyi değiştirmez.
Feride, vicdanı sakatlanmış adamların mayınla sakatlanmaktan korkmasına gülüyordu. Ergenekon pestili yapmak için ideal bir ziraat alanı olan o toprakların kolayca İsrail kaymağı olmasına razı gelmek, peşkeşlik yoğurdunun bol olduğu ayranın DAVOS’ta köpürtüldüğünü kabul etmek demekti .
Sizin kelepçeli donanma olarak gördüğünüz İmam hatipli gençliğin eline o toprakları verseydiniz YASAKLA MAYIN sloganıyla mayınları elinize 28 Şubat şekeri gibi tutuştururlardı. Neyden korkacağını bilmeyen savaşçının kılıcı Don Kişotun düşmanla kafa bulmasına benzer diyordu feride. Şimdiye kadar “BU TOPRAKLAR” dediğiniz yerlerin ağrısı da “ASKERLERİM EMREDİYORUM TANSİYONUMU ÇIKARIN” diyerek sorgudan kaçan çıtkırıldım darbe bahanecilerinin yapay ağrısına benzemez.
Gazze’ye ölüm eken İsrail’e, can biçme sahasını biz mi verecektik. Bu muydu Davos’ ta dirseğine şakşakçı kolonlar takarak çığırtkanlığını yaptığımız Vahşetin ödülü. Suriye sınırı kamusal alansa bu mayınlı bahar temizliğini Paşa eşleri yapsın öyleyse diyordu feride. Örtüye el uzattığınız kadar mayına el uzatsaydınız neyin patlayıcı olduğunu postallarınızdan akan yarım ağızlı vatan eyyamcılığınızla pekiştirebilirdiniz.
Bu mayınları piknik yapmak için mi temizleme derdine düştünüz yoksa mangal yakmak için mi diyordu feride. Hiç. Biz ikna odası cezasını çektik siz de mayın temizleme cezasını gençlerin geleceklerine ve göreceklerine mayın döşeyen gel keyfim gelci adamlara ödetin. Olmadı bize verin. Biz bu ülkenin elinde patladıysak bırakın onların elinde patlasın saatli darbe mayınları diyordu feride..